Meseleyi bu tür spekülatif ve gerçeklikten uzak zeminlere çekmek yerine, konuun biyolojik ve pedagojik boyutlarını ele almanın daha yapıcı olacağı kanaatindeyim. Üniversite çağındaki gençlerin biyolojik saatleri, yani sirkadiyen ritimleri gereği geç yatıp geç kalkmaya daha meyilli oldukları bilimsel olarak zaten ortaya konmuş bir durumdur. Dolayısıyla sabahın bu kadar erken saatlerinde amfilerde verim alınamaması bir frekans meselesi değil, doğrudan fizyolojik bir gerçekliktir. Öğrencilerin bu saatlerde odaklanma sorunu yaşaması, dersi sadece slayttan takip eden bir öğretim üyesiyle birleştiğinde süreci büsbütün çekilmez kılıyor, bu noktada genç arkadaşımızın sitemini gayet haklı buluyorum.
Öte yandan, üniversite hayatının yalnızca teorik bilginin aktarıldığı bir alan değil, aynı zamanda bireyi mezuniyet sonrasındaki profesyonel disipline hazırlayan bir geçiş dönemi olduğunu da göz ardı edemeyiz. Çalışma hayatının büyük bir bölümü sabahın erken saatlerinde başlar ve bu tempoya uyum sağlayabilmek de bir tür öz disiplin gerektirir. Elbette ders programları hazırlanırken öğrencilerin ve hocaların verimliliği gözetilerek başlanıgç saatleri biraz daha makul bir seviyeye, mesela 9.30 civarına çekilebilir; fakat sorumluluklardan tamamen kaçıp meseleyi bu tarz ezoterik iddialarla açıklamak sorunu çözmediği gibi, kişiyi kendi zaman yönetimini sorgulamaktan da alıkoyar. Dengeyi ne biyolojiyi yok sayarak ne de gerçeklikten koparak kurabiliriz.