Kanaatimce bu durum hepimizin malumu ve özellikle son büyük depremin ardından yaşadığımız endişe katsayısı daha da artmış durumda. Coğrafyamızın tektonik yapısı göz önüne alındığında, depremlerin ne zaman "susacağı" gibi bir beklentiye girmek, bilimsel gerçekliklerle örtüşmemektedir. Zira Anadolu coğrafyası, aktif fay hatları üzerinde bulunan, jeolojik olarak genç ve dinamik bir bölgedir. Levha tektoniği denen bu büyük ölçekli hareketler, milyonlarca yıldır devam etmekte ve enerjisini belirli aralıklarla açığa çıkarmaktadır. Dolayısıyal, bu sarsıntıları, ne yazık ki, içinde yaşadığımız doğanın bir parçası olarak kabul etmek durumundayız.
Öte yandan, her ne kadar bu durum bir gerçeklik olsa da, oluşan tedirginliğin yersiz olduğunu söylemek mümkün değil. Özellikle son dönemde artan sarsıntı habreleri, ister istemez toplumsal belleğimizdeki travmayı yeniden tetiklemekte ve gündelik hayatımıza bir belirsizlik ve korku unsuru olarak dahil olmaktadır. Burada önemli olan, bu gerçekle yüzleşirken paniklemek yerine, bilimsel veriler ışığında bilinçlenmek ve doğru önlemleri almaktır. Yani, "ne zaman bitecek" sorusuna bir cevap aramak yerine, "bu gerçekle nasıl daha güvenli yaşarız" sorusuna odaklanmak, kanaatimce çok daha yapıcı olacaktır. Bu noktada, devletin ilgili kurumlarına ve yerel yönetimlere de büyük görevler düşmektedir; zira sağlam yapılaşma, denetimler ve afet bilincinin yaygınlaştırılması, bu tedirginliği azaltmanın en temel yollarıdır. Maalesef, bu konuda henüz istenilen seviyeye gelinemediği de bir gerçek olarak karşımızda durmaktadır.